Herkese Merhabalar,

Bu ayki köşe yazımı kadına şiddete dair yazarken, ne mümkün ki gün geçmeden içeriğin değişmemesi, hazırladığım yazının neredeyse tüm sözcüklerini yeni baştan yazarak başka bir metin hazırlamak zorunda kaldım.

Malum gündemimiz kadına şiddet değil, istanbul sözleşmesi oldu artık. İkisinin birbirinden bağımsız düşünülemeyeceği bir durum söz konusu iken, şiddet ve istanbul sözleşmesi olarak ayırmak zorunda kalıyorum cümle içerisinde. Çünkü iptal sürecinde sözleşme neredeyse şiddetten ayrı tutularak, kişilerin kendi alanlarına çektiği ve kişiselleştirdiği bir mevzu haline geldi bir anda… O kadar ki bazen şahit olduğum tartışmalarda konunun başlangıç noktasının şiddet ve dolayısıyle de sözleşme olduğunu unutuyorum.

Eğer aranızdan birileriniz beni şu ya da bu nedenle bir taraf ile itham edecekse şunu belirtmek isterim ki, bu yazımda amacım hiç kimseyi suçlamak ya da siyasi manada atıfta bulunmak değil, sadece insan olmanın değerini savunuyor ve alınan kararların toplum psikolojisine etkisinden bahsediyor olacağım. Yani aslında bireysel ya da grupsal farketmeksizin ‘isteyenlerin’ değil, herkesin kendisine ait birşeyler bulabileceği yönünde yazıyorum.

İlk olarak şuradan başlamak istiyorum, yazımın başında da okuduğunuz üzere daha kadına şiddete dair yazımı oluştururken tüm sözcüklerimi silmek zorunda kaldığımı belirttim; çünkü istanbul sözleşmesi tartışmalarında aslında şiddete karşı hiçbirşey bilinmediğini gördüm. Bilinmiyormuş ki, şiddetin sadece ‘fiziksel’ olabileceği kanısına varılarak sözleşmenin iptal edilme nedenlerinden biri öne sürüldü. Bu, bırakın sözleşmeyi şiddetin ne demek olduğunun, türlerinin neler olduğunun ve bu türlerin insan hayatına ve ruhuna nasıl etkisi olduğunun bilinmemesi demektir ve bu bir vahimiyetin göstergesidir.

Şiddet; sadece fiziksel değil, psikolojik olarak da karşı tarafa baskı uygulanması demektir.

Bugün Türkiye’de psikoloji dalının sürekli olarak yanlış kişiler tarafından ‘’yaşam koçluğu’’ vb. adı altında sömürülmesinin getirisiyledir zannediyorum, insanın ruhsal değerinin gözlerde görünmez kılındığı ve insan ruhunun hafife alındığı için zannediyorum bir çok konuda olduğu gibi şiddet konusu da ‘muallaklık’ adı altında değerlendirilerek psikolojik kısmının pek de önemli olmadığının altı çiziliyor ki, şiddet bazılarımız için fiziksel’den öteye geçememiş. Halbuki araştırmalar, psikolojik şiddetin fiziksel şiddetten daha ağır sonuçları bulunduğunu göstermektedir.  Hatta öyle ki, maruz kalınan fiziksel şiddetin acıları/yaraları zamanla iyileşirken, psikolojik şiddetin etkisi ve yaratmış olduğu travmaların geçmesi daha uzun zaman almaktadır. Bu akılda tutulması gereken birinci dipnottur.

İkinci nokta ise, bugün Türkiye’de ensest; yani babanın, amcanın, halanın ya da aileden herhangi bir kişinin yine aile içerisinden olan kız/erkek çocuğuna fiziksel (cinsel) manada düzenli yada düzensiz saldırıda bulunduğu ve bu saldırı vaka sayılarının hiçte az olmadığı asıl aile kültürü değerine ters düşen bir durum söz konusu iken, sözleşmenin içerdiği belli başlı başka maddelerinden dolayı ‘’aile kültürünü değerini’’ koruma adı altında reddedilmesidir.

Bu maddenin reddine dayanarak ortaya çıkacak olan daha doğrusu çıkan sonuç sadece belli bir grubun şiddete karşı korunması gerektiğidir ancak buradaki değinilmesi gereken nokta şu ki, şiddet sadece kadına, hayvana, cinsel kimliğini tercih etmiş olana olmayana göre değişmez, şiddet şiddettir.

Burada aslında önem arz eden psikososyal nokta şiddetin toplumsal bir sorun olduğudur ve böyle toplumsal konularda sadece belli başlı bir gruba/ya da gruptan olmayana değil bütüncül bir çözüm olanağı ile hareket edilmelidir. Aksi takdirde kişileri öyle ya da böyle açık bir şekilde kimlik tercihlerinden dolayı dışlamak toplumda öfkeye neden olur, ötesi şiddeti durdurmaz daha da yaygınlaştırır. Tıpkı sözleşme reddinden hemen sonra karşılaştığımız F.Delikanlı olayı örneğindeki gibi.

Bu ve bundan da öte nedenlerden dolayı bu sözleşmenn reddedinin hangi sonuçları çıkardığını ve çıkaracağının yanında neden evet denilmesi gerektiğine dair kısaca belli başlı psiko-sosyal noktalarına değinerek açıklamaya çalıştım. Bunun harici olarak şuna değinmek isterim ki, bu sözleşme harici kadına şiddet gündeme geldiğinde, kadına şiddete karşıyız diyen ancak özellikle bu konularda çalışma yapma imkanı varken yapmayıp, sözleşme mevzubahis olduğunda da  süt dökmüş kediye dönenlerimiz; gerçekten kadına şiddete hayır mı? Şiddet konusunda çözülmesi gereken bir nokta da; tutarlılık ve harekete geçmektir. Çünkü şiddet sadece klavye başında -mış gibi yaparak çözülecek bir konu değildir.

Günümüzde Türkiye kadar olmasa da, Avrupa’da da birçok kadın duygusal ya da fiziksel manada ciddi şiddet türlerine maruz kalıyorlar. Şiddet her yerde şiddet, insan her yerde insan. Eğer gerçekten tepki gösterilecekse hepsine birden gösterilmeli, hepsi ile alakalı çalışma yapılmalı, aksi takdirde yapılan şey eleştiriden öteye geçememiş olacaktır ve bizim amacımız, ülkemiz ve toplumumuzun daha ileri bir seviyede görmektir. Sadece eleştiri bu konuda yapılacak en tehlikeli davranışlardandır, çünkü hiçbir şey yapmadan eleştirmek ülke adına kazanç değil zarar sağlayacaktır.

Sözlerimi sonlandırmaya doğru giderken şunu da eklemek istiyorum. Herkes bu sözleşmeye evet ya da hayır diyebilir, kimse kimseyi sevmek zorunda değil ancak fikirlerine saygı duymak zorunda. İstanbul sözleşmesi adı altında şiddeti tartışırken toplum bireylerinin bu tartışma içerisinde hakaret içerikli sözler kullanması ise hiç hoş bir tablo yansıtmamaktadır. Özellikle de bu kişiler toplumu aydınlatmak gayesi içerisinde veya toplumun söz hakkını temsil ediyorsa. Bir köşe yazarının ‘’şimdi bir gerizekalıya anlatır gibi anlatacağım’’ diyerek okuyucalara hitap etmesi ve bunun gibi daha nicelerinin olması toplumda gruplar arası çatışmaya sürükler. Eğer şiddet ile alakalı gerçekten bir şeyler aktarılmak isteniyorsa şayet bu ve buna benzer sözler ile, öncelikle şiddetin temelinde gördüğümüz öfke probleminin söz ile aktarımında da çözülmesi gerekmektedir, yani fikirleri beyan ederken özellikle topluma karşı bu kadar öfkelenilmemelidir.

Bu konuda Sazi Şiradi’nin çok sevdiğim bir sözü vardır der ki, yanlış üslup doğru sözün celladıdır, bunu unutmamalı…

Sağlıcakla kalın,

Kübra Keçeci

(insta: @kubraakececii)

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.